HALUK ERGÜVEN YAZDI:NE AŞKLA DELİ, NE KORKU İLE DÜŞMAN
Her zaman bir aşkımız ve her zaman bir nefretimiz olmuştu.
İlk okulda iken, ABD ye aşık olmuş, sovyetlerden nefret etmiştik.
Küçücük dünyamızda, süttozu kutularının üstünde, Türk ve Amerikan bayraklı manşetleri ile tokalaşan iki elle başlamıştı aşkımız.
Ve katerina'nın Baltacıyı aldatmasına kadar derinlere inen bir nefretimiz yeşeriyordu Rusya'ya .
Rusya ile birlikte, Acem'e güvenilmezdi, Araplar bizi arkadan vurmuştu, Yunanlılar zaten malum, Bulgarlar komünistti, korktuk, korktukça nefretimizi büyüttük nefretimizden korkar olduk,
Sovyetler'le bir iki demir çelik fabrikası kurunca, Sovyetler'e olan nefretimizdeki azalmayı ABD ye nefretle doldurarak tamamladık.
Bir nefret bir de aşk depomuz vardı sanki ve bunları sürekli dolu tutmalıydık.
Biz bu depoları dolu tutmaya çalışırken bu iki yakıcı duygu nedeni ile aklımızın boşaldığını fark edemedik.
Bu her alanda bizi sarıp sarmaladı, dostlar vardı aşık olduğumuz, düşmanlar vardı nefret ettiğimiz.
Arkadaşlarımız, öğretmenlerimiz, şirkette çalışanlar, akraba ve hısımlarımız, ve yurttaşlarımız, dostlar ve düşmanlar olarak ikiye ayrılmıştı.
Şimdi artık mevzimizi sıkıca korumak aşkımızı ve düşmanlığımızı pekiştirmek aşamasındaydık.
Çok rahatlamıştık, düşünüyor gibi yapıp düşünmüyorduk, okuyor gibi yapıp anlamıyorduk, anlamadığımız halde anlamış gibi davranıyorduk.
Nefretimizin önde gidenleri ne söylese aksinin doğru olduğunu, aşkımızın önde gideni ne söylese kesin doğru kabulle, amansız bir hoşluk yaşıyorduk.
Rahatlamıştık, bir cephe aidiyeti ile kendimizi güvenceye almıştık.
Artık söylenen değil söyleyen önem kazanmıştı. Ne söylediğini düşünüp değerlendirmeye ihtiyacımız yoktu, söyleyen bizim adamımızdı öyle ise doğru idi.
Şimdi bu aşk ve nefretin, bizi tehlikelerden korumadığını, ne sağlığımıza ne de geçimimize faydası olmadığını görmeye başlıyoruz.
Anlıyoruz ki bize bu aşk ve nefreti aşılayanlar, bizim düşünmemizi istemiyorlar.
Düşmanı da dostu da biz yaratıyoruz.
Uluslararası ilişkilerle ticari ilişkilerde, dostluk değil çıkarlar vardır.
Kimseyi aldatmadan ve aldanmadan
Çıkarlarımızı, karşımızdakinin de çıkarlarını göz önünde bulundurarak dostça koruyabiliriz.
Şimdi derin bir soluk alıp aklımızı ön plana çıkarma zamanı.
Vossische Zeitung yazarının 5.haziran 1919'da yazdıkları,
Erzgebirge'deki bir okula gittik. Kocaman donuk gözlerin yer aldığı ufacık suratları devasa ölçüde şişmiş bir alnın gölgesinde kalmış, küçük kolları bir deri bir kemik ve eklemlerinden ayrılmış çarpık bacaklarının üzerinde açlık ödeminden dışarı fırlamış sipsivri karınlı çocuklar.
"şu çocuğu görüyor musunuz dedi doktor, kocaman bir ekmeği yedi yine de hiç güçlenmedi, aldığı bütün ekmeği hasır şiltenin altına sakladığını keşfettim. Bu çocukta açlık korkusu öyle derinlere kök salmış ki, yiyeceği yemiyor, depoluyor. Sapmış bir hayvani içgüdü, açlıktan duyulan korku dehşeti, ona gerçek spazmlardan daha katlanılmaz geliyor.
Korkutanlara hadlerini bildirip, korkulardan kurtularak, aşk ve nefret yerine, aklı ve bilimi ve sanatın verdiği sevgiyi koyarak, sorunları çözeceğiz. Ne deli ne düşman olmadan.
YAZIYA BİR EK YAPMAM GEREKİYOR, AŞKLA DELİ OLMADIĞIMIZ, KORKU İLE DÜŞMANLIK YAŞAMADIĞIMIZ BİR ALTIN DÖNEM OLDU.
O ALTIN DÖNEM M.KEMÂL ATATÜRK'LE YAŞANDI. KUŞKU YOK, TEKRAR O GÜNLERİN, HUZURUNA, GÜVENİNE KAVUŞACAĞIZ.
