İNSAN TOPLUMSAL BİR VARLIKTIR

İNSAN TOPLUMSAL BİR VARLIKTIR

Her insan içinde yaşadığı toplumun bir parçası olup yaşamını toplumla etkileşimler içinde şekillendirir. Birbirinden öğrenir, sorunları ya da düşüncelerini paylaşır. Ait olduğu toplumla birlikte ortak programlar geliştirir. Birlikte yaşamanın kurallarını öğrenir ve uygular. Toplumsal yaşamın gerektirdiği paylaşımlarla yeni ilgi alanlarını geliştirir. Eğer ruhsal bir problem yoksa içinde bulunduğu toplumun bir parçası olur.

Ama; eğer çevreyi, insanları, olayları algılama ve değerlendirmede bozukluklar oluşmaya başlamışsa sorunlar başlar, eve kapanır, hırçınlaşır ya da donuklaşır, geçimsiz, uyumsuz, anlaşılması zorlaşmış bir kişiliğe bürünür. İletişim kurmakta, birbirinizi anlamakta, birlikte birşeyler yapmakta ve hatta birlikte yaşamakta zorlanmaya başlarsınız. Söyledikleri-nizi ters anlar ya da anlamaz. Bakışınızdan, davranışlarınızdan, konuşmanızdan, gülmenizden, oturuş biçiminizden önceden hiç rastlamadığınız olmadık anlamlar çıkarmaya ve sizin – hatta çevrenizdekilerin- kendisine kötülük yapacağı, zarar vereceği korkularını yaşamaya başlar. Çalan telefondan, çevredeki gürültüden çok olumsuz etkilenir. Kendi kendine anlaşılmaz birşeyler söylemeye, çevresine korkuyla bakmaya (sanrı ve varsanılarıyla savaşmaya ) başlar.

Ters giden bir şeylerin olduğunu kavramaya başladığımızda bunun bir psikolojik sorun olduğunu anlayıp hemen – hiç zaman geçirmeden – bir psikiyatri hekimine başvurmak gerekir.

Eğitim enstitüsünde ruh sağlığı dersi de almıştık. En ilgimizi çeken derslerden biriydi. Öğrendiğimiz ruhsal bozuklukları çevremizdeki insanlarda ya da kendimizi kontrol ederek arardık. Öğretmen olma aşamasındaki arkadaşlarımız ve kendimizde bir bozukluk bulamamış olsak da ruh sağlığı hakkında edindiğimiz bilgiler ileriki zamanlarda hepimize yardımcı olmuştur sanırım; tıpkı bana ve eşime yol gösterdiği gibi.

13 YAŞINDAKİ OĞLUMUZDA ÇOK TERS GİDEN BİRŞEYLER OLUYOR.

Ortaokul 3. Sınıftaydı. Derslerden kaçıp çevredeki dağlarda dolaşmaya, tanımadığı birileriyle gereksiz yere takışmaya, bize sanki düşmanmışız gibi bakmaya ve kendisine neden kötülük yapmak istediğimizi sorgulamaya başladı. Geceleri uyuyamıyor, hep etrafı dinliyordu. Sürekli tedirgindi. Bir keresinde arabayla bir yerden dönerken dehşet içinde ve korku dolu bir yüzle; “Baba bana yardım et !” deyince eşimle bu durumun geçici bir delikanlılığa geçiş süreci olmadığını, çok ters giden bir süreçte olduğumuzu anladık. Yolda yürürken sık sık dönüp arkasına bakıyordu. Sanki takip edildiği sanrısı yaşıyordu. Hemen müdahale etmemiz gereken bir sorunla karşı karşıya olduğumuza karar verdik. Ve ertesi gün yakından tanıdığımız

Psikiyatri hekimi Dr. Hüsnü Uçar’ı ziyaret edip durumu olduğu gibi anlattık. Şizofreni tanısını koyup bizi bir üniversite hekimine yönlendirdi.

Bu durum yaşamımızda büyük değişiklikler yapmamızın yolunu da açtı. Zaten sade bir yaşamımız vardı. Yaşamımızın merkezine oğlumuzu iyileştirmek için ne gerekiyorsa yapmayı koyduk. Emekli olmak için hemen başvuruda bulundum. Dört ay içine emekliliğim onaylandı.

Bu süre içinde yaşamımız altüst olmuştu. Neredeyse hergün oğlumuzun akıl almaz davranışları ile karşı karşıya kalıyorduk. Çalan telefona kızıyor, ahizeyi koparıp telefonu yerlere atıyor. Evde hiç gürültü istemezdi mesela. Meğer ki; kafasının içindeki gürültülerin yoğunluğu dayanılmaz birşey di ki,gerçek gürültü artık tahammül edilmez oluyordu.Saat gecenin ileri saatlerinde olduğu halde, çekyatın üstüne dengesiz bir şekilde zıplıyor, çekyatla birlikte yerlere düşüyor, büyük gürültüye neden oluyordu. Alt komşuyla aramız çok iyi olmadığı halde kadın birgün bile yukarıya çıkıp “Gece vakti siz ne yapıyorsunuz?” Diye sorgulamıyordu. Sonraları düşününce onun da belki bizim yaşadıklarımızı yaşamış olabileceğine karar verdim.

Bir başka gün; pencereyi açıp belinden aşağıya kadar sarktığını ( Üçüncü katta oturuyorduk) görünce yaşadığımız korkuyu takdir edersiniz. Çok sonraları öğrendim ki; aşağından – gerçekte var olmayan birileri – aşağı atlamasını söylerlermiş. Yaşadığı bu yoğun sanrıya karşı koymak için nasıl bir mücadele vermişti, kimbilir?

Bana en korkunç gelen varsanı ya da sanrısını hala anlamakta zorluk çekiyorum. Afedersiniz ama; bir akşam tuvalete girdi, çıkmak bilmiyor. Nice zaman sonra çıktığında oldukça yorgun, perişan bir görüntüsü vardı. Anında ne olduğunu soramadım. Daha sonraları birgün konuşurken o gün kendisine klozetin içinden gelen seslerin kafasını klozete sokması gerektiğini söylediğini, söyleneni yapmaya çalıştığını anlattı. Şaşkınlık içinde kaldım, inanamadım. Akıl, mantık bu kadar mı yok olabilirdi ki?

Bir akşam ailece yürüyüşe çıkmıştık. Onu meşgul edebilmek ve sanrılarına dönmesini önlemek için neredeyse her akşam dolaşmaya çıkardık. Eve dönerken cadde üzerinden yürüyoruz. Yine atak geldi. Koşmaya başladı. Biz de biz de onu yakalamaya çalışırken yepyeni bir özel araba yanımızda durdu. Arabanın sahibi indi. Oğlumuzu arabaya almaya çalışıyor. Bey, durumu anlamış, oğlumuzu arabaya sokup yakındaki devlet hastanesine götürmeyi hedefliyor. Oğlumuz kaçmak istiyor, devamlı arabayı tekmeliyor, yumrukluyor. Bu arada arabaya zarar verecek diye de çekiniyoruz. Sahibi “ Önemli değil. Çocuğu rahat bırakın. Arabaya birşey olmaz. “ gibi sözlerle telaşımızı önlemeye çalışıyor.Yoldan geçen bir genç bize yardım etmeye yelteniyor ama oğlumuz onu devre dışı bırakıyor. Bu arada yerlerde babasıyla da cebelleşip duruyor. Nasıl bu kadar kuvvetli olabildiğine şaşıyorum.

Arabanın sahibi bu arbededen hiç yılmadan oğlumuzu hep birlikte içeri sokuyoruz. O hala tekme yumruk sallayıp duruyor.

Beyefendi bizi Devlet Hastanesi’nin aciline bırakıp çıkışımızı beklemeyi, bizi çıkışta eve bırakabileceğini söylüyor ama kesinlikle reddediyor, evimize döneceğimiz zamanın belirsiz

olduğu ve kendisini daha fazla meşgul etmek istemediğimizi söyledik. Davranışının bizi çok memnun ettiğini belirterek teşekkür ettik. Hastanede yapılan müdaheleden sonra sakinleşen oğlumuzla yürüyerek eve dönüyoruz.

Demek ki; insanlık hala ölmemişti. Ve hala fedakar ve anlayışlı insanlar vardı ve en önemlisi de belli ki, bu bey de bu hastalığı iyi tanıyordu.

Bir başka zaman evde ikimizin olduğu bir gece, yağmur da yağıyor. Yine atak gelmişti. Boş bulunduğum bir anda dairemizin çıkış kapısına yöneldi, hızla asansöre atladığı gibi aşağıya indi. Benim asansörü yukarı çekip aşağı inmem zaman aldı elbette. Yağmurda yalınayak arkasından koşuyorum. Yakalayıncaya dek kan ter içinde de kalıyorum. Direniyor. Düşündüm ki; gerçekten dirense kaçabilir, benden oldukça kuvvetli. Ama kafasında “kaçsam mı, kaçmasam mı?” çelişkisini yaşıyor mutlaka. Tabi ki; bu soruyu kendime hep ve her durumda soruyorum. Sonunda kendini çoğunlukla yaşadığı çelişkilerden kurtarıyor. Demek ki; aklı ve sanrıları arasında sürekli gidip gelmeler yaşıyor.

OĞLUMUZ DA TOPLUMUN BİR PARÇASI. ÖYLEYSE; ÇÖZÜM TOPLUMUN İÇİNDE OLMAK

Oğlumuz yolculuk yapmayı ve gezmeyi çok sever. Yaz aylarında arabamızla sahilden denizlere gire çıka eşimin memleketi olan Tarsus’a kadar gider, akraba ve dostlarımızı ziyaret ederdik. Değişik kişilerle tanışır, arkadaşlık yapar, olabildiğince oğlumuzun içine kapanmasının önüne geçmeye çalışırdık. Amacımız; onun evimize kapanıp kendisiyle ve sanrılarıyla başbaşa kalıp daha kötü olmasını önlemekti. Bir yandan ilaçlarını da düzenli kullanmasına azami dikkat ediyorduk. Ama asla başkalarının yanında ilaç hatırlatması yapmaz ayrı bir yerde ilacını içmesini sağlardık. Böylece içinde bulunduğu toplumda hasta yaklaşımı gösterilmesini bir ölçüde önlemiş oluyorduk. Çünkü; ruhsal hastalıklar konusunda toplumun bilinçsiz olması hastaya gösterecekleri davranış biçimini de olumsuz etkiliyor.

Fakat şaşılacak bir şeydir ki; dostlarla birlikte iken çoğunlukla olumsuz davranışlarını, hastalık belirtilerini kısmen gizlemeyi başarırdı. İnsan sevgisi ve hatta tüm canlılara ( sineğe bile ) olan sevgisi inanılmazdı. Hâlâ da öyledir.

Bu arada; ortaokulu bitirdi. Diplomasını alıp lise düzeyindeki meslek okulları sınavlarına girdi. Ama kafası oldukça dağınık. Buna rağmen Muğla Endüstri Meslek Lisesi Metal İşleri bölümünü kazandı. Tası tarağı toplayıp bir de ev kiralayıp Muğla’ya taşındık. Amacımız; okuyup bir meslek sahibi olması değil; bizim için önemli olan yalnızlaşmasın, toplum içinde

olsun, bir şeylerle meşgul olsun. Kendine dönüp daha da kötüleşmesin. Çevremizde arkadaşlarımız ve oğlumuz yaşlarında çocukları var.

Okulda günde 8 saat ders görülüyordu. Bu oğlumuza ağır geldi. Okula gitmek istemedi ve bıraktı. Zaten biz de okumasından bir beklenti içinde değiliz. Sadece toplumun içinde

olsun ve birşeylerle meşgul olup sanrı ve varsanılarından gündüzün bari biraz uzaklaşsın. Nitekim; öyle de oluyordu. Ama bu yetmedi. Çünkü; herkesin işi gücü var. Konuyu bilmelerine rağmen herkesin kendi sorunları da var.

Baktık olmayacak; baba ocağı Tarsus’a taşınmaya karar verdik. Orada akrabalar, eskiden tanıdıklar, onların çocukları ve daha samimi ilişkiler var. Tarsus’ta iki yıl kaldık. Yaşına yakın arkadaşları, akraba çocukları, halalar, amcalar, dede ve nineler oğlumuzun sorununu bilmelerine rağmen çok yakın davranıyorlar. Dostluk ve insana, durumu ne olursa olsun değer veren davranış ve yakınlıklarına minnettarız.

Bu arada; tedavi süreci devam ediyor. Adana’daki bir hastaneye tedavi için gidip geliyoruz. Her seferinde farklı bir doktorla karşılaşıyor, dönüp dönüp öykümüzü baştan anlatıyoruz. Yaşadıklarımızın yeniden yeniden gündeme gelip durması oğlumuzu da bizi de rahatsız ediyordu. Bu durum oğlumuzun Tarsus’tan soğumasına neden oluyordu.

Fakat; Tarsus Deneyi bize de oğlumuza da çok şey kazandırdı. Çünkü; burada hayatın içine tamamen girmiş, çalışan, arkadaş edinen, arkadaşlarının programlarına katılan dolu dolu bir yaşam vardı.

Burada birbirini takip eden zamanlarda bir oto tamircisinde , bir inşaatta, bir lastik çekme işletmesinde ( Eski otomobil lastiklerini makinada şeritler halinde keserek evlerde kullanılan koltukların altına yaylanmayı sağlaması için ekliyorlardı.) Ayrıca bisikletle abonelere haftlık gazete dağıtıcılığı bile yaptı.

Bu faaliyetler oğlumuza insan ilişkisi sağlıyordu. Diğer zamanlarda;

karşılaşınca bu insanlara selam verip kısa sohbetler yapabilme olanağı yaratıyordu. Bir diğer önemli yanı da kendince toplumda kabul gören, saygınlığı olan, ekmeğini kazanan kişi konumunda olan birisiydi artık.

Yalnız bu konuda oğlumuza yıllar sonra açıkladığımız konu şöyle: Yaptığı her işte çok cüz’i de olsa bir miktar harçlık alıyor, emeğiyle para kazanan genç konumuna yükselmiş oluyordu. Oysa; biz onun haberi olmadan ustasıyla konuşup birlikte belirlediğimiz –az da olsa- bir miktar parayı ustaya veya işletme sahibine veriyoruz, her ücret ödeme zamanı da ustası ödüyormuş gibi kendisi oğlumuza veriyordu. Böylece oğlumuz da emeğiyle eve para getirerek destek olan bir evlattı. Zaten o bizim gözümüzde her yönüyle en değerli idi.

Bütün bu çalışmalar oğlumuzun hastalıkla mücadele sürecinde ve şimdiki çok iyi konuma gelmesinde çok büyük katkılar sağlamıştır. İnsan, bütün canlıların en gelişmişi, düşünebilen, üretebilen, paylaşabilen, v.b. gelişmiş yeteneklere sahip canlıdır.

DEVAM EDECEK