Libya meselesi...
Nato’nun Libya’ya müdahalesi ve Muammer Kaddafi’nin hunharca katledilmesinden sonra suların bir türlü durulmadığı Libya’da, son dönemlerde meşru hükümet ve general Hafter arasındaki savaş, bu ülkeyi yeniden dünya kamuoyunun gündemine oturttu. Ülkemizde ise mesele daha çok, Libya ile Türkiye arasında imzalanan Deniz Yetki Alanları anlaşması ve hemen akabinde yapılan askeri anlaşma ile gündeme geldi.
Öncelikle şunu hemen belirleyelim. Libya’nın bugün içinde bulunduğu durumdan hem muhalefet hem de iktidar sorumludur. Biliyorsunuz Nato kararları oy birliği ile alınmak zorunda ve her Nato ülkesi bu karar için kendi parlamentosundan onay alıyor. Ve maalesef Libya oylamasında TBMM, iktidarı ile muhalefeti ile Nato müdahalesine onay veren bir tutum almıştır ve yanılmıyorsam bu müdahale sonucu, altmış ya da altmış beş bin kişi can vermiştir. Hatırlayınız; önce; Nato’nun ne işi var Libya’da diyen Sn Erdoğan daha sonra, Nato, Libya’nın Libya’lılara ait olduğunu göstermek için oraya gitmektedir diye saçma sapan bir gerekçe uydurmuştur. Bunlar tarihe not edilen söylemlerdir ve üzerinden uzun yıllar geçse de, mazlum halklar tarafından mahkum edilecek eylemlerdir.
Gelelim günümüze…
Öyle veya böyle, Libya’da BM nin tanıdığı meşru bir hükumet, yani Sarrac hükumeti var ve Türkiye BM nin tanıdığı meşru hükumetle bir anlaşma yaptı. Neydi bu anlaşma? Denizden bir biriyle komşuluk ilişkileri olan ülkelerin aralarında yaptıkları Deniz Yetki alanları anlaşması. Bu anlaşma ile Türkiye Libya arasında kalan hatırı sayılı bir bölgenin kontrolü Türkiye’nin eline geçmiş oldu. Daha önce kendi aralarında anlaşan, Yunanistan, Kıbrıs Rum kesimi, İsrail ve Mısır, (hatta bunlara ABD, ve Fransa’yı da ekleyebiliriz) Doğu Akdeniz’den çıkardıkları ya da çıkaracakları gaz, petrol ve her türlü enerji hammaddesini Avrupa’ya ulaştırmak için Türkiye’nin onayını almak zorunda kaldılar, kalacaklar. Yani bu anlaşma ile Doğu Akdeniz’de tam bir Türk egemenliği kurulmuş oldu. Hatta, Barbaros Akdeniz’e geri döndü söylemleri bile dillendirilmeye başlandı.
Bu anlaşmanın geçerliliğini koruması, yürürlükte kalması, yani bir anlamda, Doğu Akdeniz’de elde ettiğimiz kazanımların boşa çıkmaması için, BM nin Libya’da meşru yönetim olarak kabul ettiği Sarrac hükumetinin iktidarda kalması gerekiyor. İşte Türkiye, ekonomik anlamda yaptığı anlaşmayı askeri anlaşma ile pekiştirerek, hem Sarrac hükumetinin ayakta kalmasını sağlamak, hem de ekonomik anlaşma ile elde ettiği meşru haklarını korumak istiyor. Ne işimiz var Libya’da diyenler bu gerçekleri bilmiyor ise ya gerçekten çok saflar, ya da bunları bildikleri halde karşı geliyorlar ise cidden Türkiye karşıtı bir konumdalar.
Çeşitli kaynaklardan edindiğim bilgilere göre Akdeniz’de, 250 yıllık Hidro Karbon rezervi var ve Akdeniz’de uzunca bir kıyı şeridine sahip olan Türkiye’nin, hem bu kaynaktan, hem de bulunması olası doğalgaz ve petrolden yararlanması lazım, buna hakkı var. Oysa yukarıda saydığım devletler, kendi aralarında yaptıkları anlaşmalara istinaden bir oldu bitti ile Türkiye’yi Akdeniz’de hareket edemez, kendi kıyılarının ötesine çıkamaz hale getirme planları içindeydiler. Türkiye önce araştırma gemilerini Akdeniz’e göndererek, sonra ise uluslararası meşru hakkını kullanıp Libya hükumeti ile Deniz Yetki Alanları anlaşmasını yaparak bu oyunu bozdu. Bu meseleye böyle bakmak lazım. Salt iktidarda sevmediğiniz bir kişi, bir parti var diye, Türkiye’nin, hatta tüm bölgenin menfaatine olan bir anlaşmaya karşı gelmek gerçekten siyasi körlüktür. Yani bazen, sevmediğiniz biri ya da birileri de doğru işler yapabilir ve siz, o kişi ya da kişilerden bağımsız olarak doğru olaya odaklanmak zorundasınız çünkü burada ülke çıkarları söz konusu.
Sanırım buraya kadar yazdıklarımdan sonra, meşru Sarrac hükumeti ve General Hafter arasındaki savaşın Türkiye açısından ne anlama geldiği daha net anlaşılmıştır. Yani, Türkiye ve Libya arasındaki anlaşmanın boşa düşmemesi, yani kadük olmaması için, Sarrac hükumetinin iktidarda kalması gerekiyor. İşte askeri işbirliği anlaşması da bu çerçevede yapıldı.
Aslında bu anlaşmanın olumlu sonuçları oldu. Daha yeteri kadar askerimiz Libya’ya gitmeden, general Hafter cephesinde bazı geri adım manevraları gözlendi. 12 Ocak’ta, Türk Akımı doğalgaz hattının açılış töreni için Türkiye’ye gelen Putin ve Erdoğan, ortak bir ateşkes çağrısı yaptılar ve general Hafter tarafı da buna uyacağını deklare etti. Ancak unutulan ya da gözden kaçan bir şey vardı. Hafter, uzun yıllar Amerika’da kalmış, Pentagon ile CIA ile içli dışlı ilişkiler içine girmiş, buralarda eğitimler almış bir kişiydi. Haliyle tek başına karar vermesi düşünülemezdi. Nitekim Hafter, 14 Ocak’ta tarafların Moskova’da imza altına alacakları ateşkes anlaşmasından son aşamada çark etti, masadan kalktı ve müttefiklerimle görüşmem lazım dedi. Kimdi bu müttefikleri? Onu silah, araç gereçle destekleyen Suudi Arabistan, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri vb gibi Amerikancı ülkeler. Ben eminim ki ABD mesajlarını şimdilik bu ülkeler üzerinden veriyor ve bölgedeki çıkarlarını korumaya çalışıyor. Eğer Rusya Hafter’i imzaya ikna etseydi, Libya meselesinde de önemli bir aktör haline gelebilecek, 19 Ocak’ta Berlin’de yapılacak olan Libya konferansına taraflardan birini temsilen katılabilecek, hatta uzun vadede Libya’da da, tıpkı Suriye’de olduğu gibi ciddi askeri üs ya da üsler açma şansına sahip olabilecekti. Muhtemeldir ki, masadan iyice dışlanacağını anlayan ABD, bölgedeki uydu ülkeler aracılığı ile Hafter’i anlaşmadan caydırdı.
Peki şimdi ne olacak?
Hafter’in büyük bir saldırı için hazırlandığı, güç topladığı yönünde haberler geliyor. Burada iki amaç olabilir. Ya büyük bir taarruz başlatarak Berlin masasını tekmeleyip yıkmak, ya da o masaya daha güçlü bir şekilde oturmanın koşullarını yaratmak. Hafter açısından durum böyle, peki Sarrac hükumeti açısından durum nedir diye sorarsanız kişisel öngörüm şudur ki, Sarrac hükumeti çok yakın zamanda Türkiye’den muharip güç talep edecektir. Libya buna mecbur çünkü belli ülkelerce silah ve mühimmat desteği sağlanan, bunun yanında da hava gücü olan Hafter’e karşı uzun süre direnmesi pek mümkün değil gibi. Bence Sarrac hükumeti en kısa zamanda Türkiye’den muharip güç isteyecektir ve Türkiye’nin buna kayıtsız kalma lüksü yoktur. Çünkü Türkiye, görünüşte Sarrac hükumetini koruyacak gibi duruyor ama aslında Türkiye, Doğu Akdeniz’deki kendi çıkarlarını koruyor. İşte bu yüzden, ne işimiz var Libya’da diyenlerin, konuyu bir kez daha düşünmesi ve aslında bu söylemle hangi cepheye hizmet ettiğini anlaması gerekiyor. Kısacası ben Libya ile yapılan her iki anlaşmayı da yerli yerinde buluyor ve destekliyorum. Ancak Türkiye’nin derhal başka Akdeniz ülkeleriyle de benzer anlaşmalar yaparak cepheyi genişletmesi gerekiyor. Şunu unutmayalım; Sovyetler Birliği döneminde bir dönem Sovyet Rusya ile sıkı fıkı olan Hafter, Putin’i bile iplemeyecek derecede Amerikancıdır. Bildiğim kadarı ile Amerikan vatandaşıdır ve ailesi hala orda yaşamaktadır. Yani salt bu adama karşı olmak bile tek başına bir anti emperyalist eylemdir. Saflaşmalar çok nettir ve herkes doğru mevzide, Türkiye mevzisinde saf tutmalıdır.
Türkiye buradaki fiili gerçeği çok iyi gördü, meclis görüşmelerini öne aldı, tezkereyi geçirdi elini güçlendirdi. Şimdi elindeki bu yetkiyi kullanmalı, Sarrac’la beraber Doğu Akdeniz’deki kendi çıkarlarını korumalı, Hafter denen Batının maşası bir bozguncuya hak ettiği yanıtı vermelidir çünkü Libya ile yapılan Deniz Yetki Alanları anlaşmasını devamı ülkemiz, hatta bölgemiz için hayati önemdedir. AKP ye ya da Erdoğan’a karşı olmak ayrı şey, onlara karşı olacağım diye ülkemizin çıkarına olan bir anlaşmaya karşı olmak ayrı şey, bu ayrımı iyi yapmalıyız.
15.01.2020 Didim / Aydın
