TÜRK ENTELEKTÜELİNİN GELENEKSEL MANKURTLUĞU ve İBNİ SİNA…

Geçen hafta Gülümser Heper hocanın “Ben İbni Sina” adlı eserini okudum. Bir yaşam öyküsel, belgesel roman.  Heper bu kitabında İbni Sina’nın tıbba ve düşünceye katkıları, çalışmaları, yaşamı üstüne çok değerli bilgiler veriyor. Böylece dönemin ruhunu solumakla kalmıyor, tıp tarihi, sağlığa kadim yaklaşımlar ve genel tarihle ilgili güzel aydınlanıyoruz.

Bu kitaptan öğrendiklerim beni bambaşka bir tartışma alanına götürdü. Türkçenin ve Türklüğün neredeyse genlerimize işlemiş horlanışı. İbni Sina Buhara’da bir Türk beldesinde doğmuş ve babası da Türk olan dünya tarihinin en eski tıp ve düşünce ustalarından biri. Adı Hipokrat, Galen gibi tarihsel hekimlerle, Aristolarla, Platonlarla birlikte anılıyor tüm dünyada. Kuşkusuz Doğulu olmasa onların da önünde anılacaktı.

Ancak dönemin bilim anlayışı gereği çocuk yaşta Arapça öğreniyor, Farsçayı zaten anasından ve yaşadığı devlet dilinden biliyor. Çocukluktan bildiği baba dilini, yani Türkçeyi ise giderek neredeyse unutuyor. Tüm eserlerini Türkçe dışında yazıyor.

Türklüğe karşı ırkçı bir korku ve nefretle şartlanmış Batı sosyal bilimcileri ve dilbilimcileri, bir de bunun üstüne “Bir sözcük ilk kez hangi yazılı kaynakta geçmişse o dildendir” hastalığından muzdarip. Böyle olunca pek çok sayıda Türk bilginin, Türk yazarın başka dillerde, başka alfabelerde yazdıkları öz be öz Türk sözcüklerinden binlercesi “ben Türkçeyim” diye bas bas bağırsa da resmen kabul edildiği dilden sayılıyor. Türk yazarlar Çin’e gitmiş, Çin metinlerini yazmış; Budist veya Hindu rahip olmuş Sanskritçe yazmış… Bunların hepsi Çince veya Sanskritçenin hanesine yazılıyor.

Dünya biliminin “Avrupa uygarlığı” öncesi büyük ustaları… Farabi, Biruni, Harizmi… (ve Türk illerinde doğmuş belki birçok başkaları, Ömer Hayyam vb.) bazı yerlerde Türk diye geçiyorlar, birçok yerde bundan söz edilmiyor; ama hiçbiri Türkçe yazmamış.

Ondan sonra, bırakın Batılı Türk düşmanı dilbilimcileri, bizim kendi dil bilginlerimizle uğraşın durun. Bu sözcük, bu kavram Türkçedir, deyin durun. Batıdan fazla Batıcı bizim akademiye kabul ettiremezsiniz. Onlar apaçık Türkçe köklü sözcüklere illa ki “Bu Fransızca kökenli, şu İtalyanca, bu Rumca” diyecekler, büyük çoğunluğuna da Arapçadır, Farsçadır diye bilgiççe etiketi yapıştırıp hiçbiri için beş dakika düşünme zahmetine girmeyecekler.

Bunlar büyük ölçüde bizim okumuşlarımızın kolay kandırılmasından kaynaklıdır ki, Türklerin bilinen en geniş yazılı belgelerinde, Göktürk-Orhun Yazıtları’nda en çok yakınılan konunun başında gelir. Türk ileri gelenlerinin kolayca satın alınması, parlak ipeklerle, gösteriş ve özenti arayışlarıyla Çin’e hizmetkar kılınması…

İbni Sina da doğduğu kentten tıp tahsili için Bağdat’a gider. Yolda Karahanlı Türk askerlerle karşılaşır, kısaca sohbet ederler. Bağdat’a varıp tıp okuluna kabul edildiğinde, Türk olduğunu öğrenen öğrenci temsilcisi onu hafiften aşağılar, Sina da bundan rahatsız olur. Türklere karşı hissettiği son duygudaşlıklar da bu iki olaydan sonra bir daha görülmez büyük ustada. Kervan’dan haraç isteyen ve verilmeyince zorla alan, bunun için de Arap kervan şeyhini öldüren Gazneli Türk askerlerinden hiç hoşlanmaz. Bundan sonra da Türklüğe karşı en ufak yakınlık duymaz.

Ünü epeyce yayıldıktan sonra Gazneli Sultan Mahmut onu yanına ister. Astığı astık kestiği kestik Sultanın düşmanlığını kazanmak pahasına bu teklifi reddeder. Yani Türklerin yanında çalışmayı istemez. Buna gerekçe olarak oraya gitse sarayın emrine gireceğini, özgürce ve rahat çalışamayacağını gösterir. İranlılara hizmeti tercih eder. Bilimin, bilginin milletler, dinler üstü olduğunu savunur ki, ideal olarak doğrudur. Ama pratik böyle değildir, yaşam böyle değildir. Bugünkü liberal aydınlar da tıpkısını söyler ama insanlığın aleyhine Batı için, kapitalizm için çalışırlar. Sina da Mahmut’un sarayını istemez ama gittiği yerlerde sarayın adamı olur, buna rağmen rahat yüzü görmez. Sürgünden sürgüne koşar, oradan oraya kaçar, hatta hapse atılır. Oysa Gazneli Türk sultanı Mahmut, bilginlere ve yazarlara özel yakınlık gösteren biri olarak tanınır. Buna sayısız örnekten biri Firdevsi’dir. Gerçi Gaznelilerin de resmi dili Farsçadır. Ve bu Türkçenin, Türklerin makus talihidir.

İbni Sina’nın ve ötekilerin bilime, insanlığa hizmetlerine bir diyeceğim yok. Çok önemlidir. Ama bahsettiğim şey de olgunun başka bir yönüdür. Konuya milliyetçi açıdan bakmasak bile birçok olumsuz sonuca yol açmıştır.

Yakın tarihimize ve günümüze gelirsek… Atatürk ölür ölmez onun dil ve tarih tezleri yasaklandı. CHP milli bilince karşı büyük Bir Batıcı karşıdevrim başlattı. 12 Eylül ve Özal rejimi kültürel Amerikancılıkta tavan yaptı. AKP hükumeti Araplaşmayı ve Amerikancılaşmayı yeni boyutlara taşıdı. Son yıllarda ulusal bilinçte hiç görülmediği kadar belirgin bir kıpırdanma yaşanıyor. Ancak kültürel ve bilimsel anlamda çok yetersiz. Kuşkusuz bugüne kadarki iktidarlar bu alanda iyi işler de yaptılar, ama eksileri artılarına her zaman çok ağır bastı. Bugünkü Batı hayranı okumuş, bilgin ama cahil kitleleri tüm bu iktidarlara borçluyuz. ALTILI MASA ise her bir unsuruyla PKK’yla dirsek temasında ve Amerika, Avrupa’ya yardakçılıkta yarışıyor. Muhtemel seçim zaferleri sonrasında bugünleri mumla arayacağımız kesin gibidir. Bu gidişe uzun vadede dur demekse bir yerde bizim elimizde.